BİR GARİP ORHAN VELİ

16 Kasım 1950 tarihinde henüz 36 yaşındayken vefat eden Ünlü şair Orhan Veli ile ilgili bugüne kadar yazılan en güzel yazılardan biri ortaya çıktı. Söz konusu yazıda, “Orhan Veli’nin yüzde 1’i kadar sanatkar olmayanlar, hatta insan olmayanlar bugün genel müdürlüklerde, sefirliklerde sefa sürüyorlar. Ve Orhan ceketsiz öldü” ifadeleri yer alıyor.

36 yıllık kısacık hayatına ne çok şiir sığdırdı. Naif mizacı ve iyilik dolu kalbi, tüm beynini ele geçiren şiirlerin cümlesi oluvermişti. Sokaktaki adamın sesi, söyleyemediği cümleleriydi şiirleri. Tüm aşklarını doldurduğu heybesinde şiirlerle geçen bir ömür, onu çukura çekse de, o, son vedasını yine bir şiirle yapacaktı…

Ünlü şair Orhan Veli’yi en iyi anlatan yazı ortaya çıktı. Söz konusu yazıda, dönemin ve günümüzün aksaklıklarına değinilirken, şair Orhan Vali’nin tüm şöhretine rağmen, mütevazı şekilde hayata gözlerini yumduğundan bahsediliyor.

“Aşkın Resmi Geçidi

Gelelim sonuncuya.

Hiçbirine bağlanmadım

Ona bağlandığım kadar.

Sade kadın değil, insan.

Ne kibarlık budalası,

Ne malda mülkte gözü var.

Hür olsak der,

Eşit olsak der.

İnsanları sevmesini bilir

Yaşamayı sevdiği kadar”.

ÇOCUKLUĞU

Orhan, 13 Nisan 1914’te, Beykoz’da dünyaya geldiğinde ailesi ona, “Ahmet Orhan” adını verdi. Soyadı Kanunu’ndan sonra ise, aile “Kanık” soyadını aldı. Ancak Soyadı Kanunu’ndan önce, babasının adındaki Veli’yi sahiplenecek ve zamanla Orhan Veli olarak tanınacaktı.

Büyürken başına talihsiz kazalar, hastalıklar da geldi. Yanma tehlikesiyle burun buruna geldiğinde henüz 5 yaşında küçücük bir çocuktu örneğin; uzun süre tedavi gördü. 9 yaşında kızamık, 17 yaşında da kızıl hastalığına tutulacaktı…

Herkesle iyi geçinen, her güzelliğe kalbini açan bir Orhan Veli vardı. Çocuk yaşları için büyük olgunluk anlamına gelen bu özellik, ileride bir güzel edebiyat adamı olmasına vesile olacaktı.

Yıllar sonra bir gün kardeşi Adnan Veli, abisini kişisel yönden şöyle tanımlayacaktı: “Vücudu oldukça kemikli, kollarıyla bacakları epey uzundu. Göğsünü öne doğru eğerek hafifçe yaylanarak yürürdü. Elleri gayet ince, beyazdı. Parmakları adam akıllı uzun, tırnakları pembe, uzun ve yuvarlaktı. Geniş bir alnı, sivri bir çenesi vardı. Dudakları enikonu etliydi. Burnu tümsekliydi. Yüzü gençlikte çıkardığı ergenlik sivilceleri sebebiyle pürtüklüydü”.

Babasının görevleri dolayısıyla, Orhan, 1923 – 1948 yılları arasında Ankara’da yaşadı. Gençliğe ilk adımını burada atacak, ilk aşkın sancısını, ilk gözyaşının tazeliğini burada tadacaktı. 

EĞİTİM HAYATI

Babası, Ankara’daki görevine başlayalı 2 yıl olmuştu. Orhan, annesiyle İstanbul’daydı; daha doğrusu yatılı okulda. Babası daha fazla ayrı kalmalarını istemedi ve Orhan’ın Galatasaray Lisesi’ndeki kaydı, dördüncü sınıfı tamamlamışken, alındı ve Orhan, annesiyle Ankara’ya taşınarak Gazi İlkokulu’na kaydoldu. Bir yıl sonra 1926’da da Ankara Erkek Lisesi’ne (Ankara Atatürk Lisesi) yatılı kaydoldu.

Orhan, 1932’de liseden mezun oldu ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü’ne kaydoldu. 1933’te Edebiyat Fakültesi Talebe Cemiyeti’ne başkan seçildi. 1935’e kadar devam ettiği okulu ise mezun olmadan bıraktı. Bir yandan da, Galatasaray Lisesi’nde öğretmen yardımcısı olarak çalışıyordu. Bu göreve 1 yıl daha devam etti.

EDEBİYATA MERAKI

Orhan, edebiyatın büyüsünü keşfettiğinde henüz ilkokul sıralarındaydı. Küçük öyküler yazıyordu çocuk parmaklarıyla. Bir öyküsü, “Çocuk Dünyası” adlı dergide yayımlandığında da ilkokuldaydı.

Yedinci sınıftayken Oktay Rıfat Horozcu ile tanıştılar. Birkaç yıl sonra da Halkevi’nde düzenlenen bir müsamere sırasında Melih Cevdet Anday ile tanıştılar. Zamanla güzel bir üçlü oluşturacaklardı. Liseye başladığında ise, Edebiyat Öğretmeni, Ahmet Hamdi Tanpınar’dı. Tanpınar, Orhan’ın öğüt babası olmuştu. Onun yön bulmasında, özel bir isimdi.

AŞKLARI

Orhan Veli, bir şairdi ve elbet aşklarından besleniyordu. Kısacık ömrünün son üç yılını Nahit Hanım’a duyduğu aşkla geçirdi. Ona kalpten mektuplar yazdı. Bu mektuplar, ölümünün üzerinden 64 yıl geçtikten sonra gün yüzüne çıkacak ve “Yalnız Seni Arıyorum / Nahit Hanım’a Mektuplar” adıyla basılacaktı.

Bu, bir gizli aşktı. Orhan Veli, derdini kimselere anlatamadıkça, kağıtlara döküyordu. Nahit Hanım, bu büyük aşkın yaşandığı zamanlarda, Yahya Kemal’in öğrencisi, Halil Veda Fıratlı ile evliydi. Daha sonra da Şair Arif Damar ile evlenecekti…

Orhan Veli, Nahit Hanım’a sırılsıklam aşık olmuştu. Aşkın uykusuz gözleri, ona durmadan şiirler, mektuplar yazdırıyordu. Ama bu aşk, Nahit Hanım’a bir türlü yetmedi. Orhan Veli de her satırında biraz daha aşkını ispat etme hırsına bürünerek yazdı cümlelerini…

Sonra Bella vardı; Bella Eskenazi. Orhan Veli ve Bella, Bella henüz öğrenciyken tanıştı. Nahit Hanım vardı, ancak Bella ile de Orhan Veli’ye nice aşk şiirleri yazdıran bir arkadaşlık doğacaktı aralarında.

Ablası ve eniştesi, Ankara’ya taşındığında, Ankara’ya 35 km uzaklıktaki Hasanoğlan Köyü’nde Köy Enstitüleri’ni gördü Bella. Bu aşkın ilk tohumu, işte bu zamana aitti.

Bella, burada öğretmen olmak istiyordu. Ancak, adı, cinsiyeti ve gençliği bir çekince yarattı. Bella’nın buradaki görevini İsmet İnönü, “Ha Bella, ha Ayşe ne fark eder!” nidasıyla onayladı. Bella, İngilizce dersleri vermeye başlamıştı. İşte bu görevi sırasında tanıştılar Orhan Veli’yle.

Şu cümlelerle anlatıyordu Cumhuriyet’e verdiği bir röportajında Bella o günleri, “Orhan Veli’yle o yemeklerde arkadaş olduk. Çok şıktı. Kıyafeti azdı ama çok hoş giyinirdi. Alkolik düzeyinde rakı içerdi ama tek taşkınlığını görmedim. Hatta hayatımda gördüğüm en terbiyeli insandı. O kadar çok içki içenini gördüm onun gibi ölçülü birine rastlamadım. Bir araya geldiğimiz bu toplantılarda hep birlikte yemekler yenir, sohbet edilir, çok güzel tartışmalar yaşanırdı. Entelektüel sohbetlerdi bunlar. Bir süre sonra ben başka bir odaya geçerdim. Çünkü sınavlarım vardı, aklım derslerimdeydi. Sessizce bir kenarda ders çalışırdım. Orhan Veli de yanımda dururdu. Daha doğrusu ben nereye gitsem, o da yanıma gelirdi. Ben sessiz biriydim ama o benden de sessizdi. Ben ders çalışırken yanımda sessizce durur ya şiir yazar ya da resim yapardı. Çok güzel resim yapardı. Mesela evimizde ‘Metamorfoz’ isimli bir tablo vardı, onun aynısını yapmıştı. Bu arada diğer herkes öbür odada sohbet ederdi”.

ORHAN VELİ ÖLDÜ

Orhan Veli, “Yaprak” kapandıktan sonra İstanbul’a döndü. Birkaç ay sonra 10 Kasım’da bir haftalığına Ankara’ya gitti. Burada onu talihsiz bir kaza bekliyordu. Orhan Veli, belediyenin kazdığı bir çukura düştü ve başından yaralandı. Her şey yolunda gibiydi. İki gün sonra İstanbul’a döndü.

14 Kasım’da arkadaşı Erol Güney’e konuk olduğu öğle yemeği sırasında fenalaştı. Rahatsızlık, beyninde damar çatlamasıyla başlamıştı. Sebebi teşhis edilemedi ve Orhan Veli’ye alkol zehirlenmesi tedavisi uygulandı. Beyin kanaması geçirdiği anlaşıldığındaysa, artık çok geçti. Akşam saat 20.00’de komaya giren Orhan Veli, 23.20’de, Cerrahpaşa Hastanesi’nde, hayata veda etti. Henüz 36 yaşındaydı.

16 Kasım’da otopsisi yapılmadan önce Sanat Dostları Cemiyeti, Orhan Veli’nin yüzünün mulajını aldı. Cenazesi, 17 Kasım 1950’de, Beyazıt Camii’nden kaldırıldı. Cenazesi, özellikle sanatçılar, bilhassa yazarlar ve akademisyenlerden oluşan bir kalabalığın omuzunda, Sirkeci’ye kadar taşındı. Oradan da bir otomobil ile Aşiyan Mezarlığı’na götürülerek defnedildi.

Kaynak: Yeniçağ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: