Federal Anayasa Mahkemesi’nin Sınırları altüst eden Kararı:

Antalya Bilim Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Harun Gümrükçü’nün, Berlin’de Federal Meclis Milletvekili Danışmanı ve Hukukçu Muammer Kazancı ile Doktora Öğrencisi, Araştırmacı Zeynep Soylu’nun katkılarıyla kaleme aldığı yazısında, Almanya Anayasa Mahkemesinin geçen hafta Avrupa Birliği Adalet Divanı’na karşı aldığı kararları ele aldı. 

İşte “Avrupa Hakimleri Bankaları Akladılar” başlıklı o yazı:

Avrupa Hakimleri Bankaları Akladılar! 
Avrupa Birliği Adalet Divanı Yetkisini Aştı mı? Ulusüstü Prensibinin Yeni Sınırları ve Bu Değişimlerin Türkiye’ye Yansımaları!

Sorunun Ortaya Konuşu ve Dava Konusu
Avrupa   Birliği  Hukuku’nun   önceliği   hakkında  yürütülen   diskurlar   (eski   adıyla:   Topluluk   Hukuku) Avrupa (Ekonomik) Topluluğu/Birliği’nin (AET/AB) kuruluş yıllarına kadar geri gitmektedir. 1960’lıyıllarının   başında   arkasına   aldığı   siyası   destekle   de   Avrupa   Topluluğu/Birliği   Adalet   Divanı (ATAD/ABAD) uyum sürecinin başlangıçtan itibaren A(E)T/AB’nin hukuk düzeninin kendine özgü ve otonom   konumunu   kabul   ettirdi.   Buna   göre   A(E)T/AB   organlarına   ulus   devletlerin   devrettikleri
yetkilerin   öngördüğü   çerçevede   kalınarak,   geliştirdikleri   yasal   hükümler   uygulama   önceliği pozisyonuna sahiptirler. Normlar hiyerarşisine göre ulusal hukuk sistemi antlaşma metinlerine ve
onları   yorumlayan   ATAD/ABAD   kararlarına   ters   düşemezler   ve   onlardan   sonra   gelirler.   Avrupa Hukuku’yla   çatışmaları   (Kollision)   durumunda   uygulama   fonksiyonlarını   kaybederler.   Günümüze
kadar çeşitli alanlarda 20.000’den daha fazla karar almış olan ATAD/ABAD kendi kararlarının öncelikli uygulanması prensibini 1962 yılından itibaren temsil etti ve zamanla daha da geliştirdi.

Buna karşın
Federal Anayasa Mahkemesi (BVerfG) 1970’lı yıllarının başından itibaren bu bakışa cılız bir sesle karşı çıkmaya başladı. Literatürde bulduğu destekle içeriği gittikçe daha da somutlaşan yeni mahkeme kararları yoluyla
daha farklı bir şekilde reaksiyonunu sergilemeye başladı.
BVerfG kritiğini başlangıçta Temel haklar biçimindeki çekinceleri kontrol etmek, yetkinlik ve kimlik kontrolü gibi ilgili içtihatlarla sınırladı.
5 Mayıs 2020 tarihine kadar bu iki mahkeme arasında görünürde yapıcı bir ilişki sürdürüldü. 
Bu çerçevede Avrupa Birliği yasasının kendine özgü bir statüye sahip olduğu ve daha ileri bir gelişmeyi temsil ettiği tezinden hareket edildi. Aradan geçen 60 yıl gibi uzun bir süreye rağmen bu öncelikli olma ilkesi kesin olarak açıklığa kavuşturulmamıştı. Unutmamak gerekir ki merkezi aktörler arasında bu buz dağının altında kalan sürtüşme devam etmekteydi. Federal Anayasa mahkemesi vermiş olduğu 5 Mayıs 2020 kararıyla pandoranın kapağını bilinçli ve zamanlaması oldukça manidar olan Korona Vakasının devam ettiği ve tamda zengin kuzey AB ülkelerinden krizle daha fazla boğuşmakta olan Güney AB ülkelerine yardıma hazırlandığı bir devrede açıldı.

Verdikleri kararların öncelikli uygulanması sorunu iki mahkemeyi karşı karşıya getirdi. Bir kümeste iki horoz olamayacağına göre, hangisinin öncülüğü veya askeri bir terminolojiyle kimin rütbesinin daha yüksek olduğu krizi, Krona vakasının sürmekte olduğu bugünlerde patlak verdi. 60 yıldır görülen uygulamada bir fikir birliği bulunuyordu ve buna göre Birlik Hukuku’yla çelişen yasalar uygulamadan kaldırılıyorlardı. Onlarla çatışan yasalar ise, bu nedenle kullanılmaz durumuna düşüyorlardı.
60 yıl boyunca yürürlükte olan bu genel geçer uygulamaya Federal Anayasa Mahkemesi Avrupa Hukuk tarihinde ilk kez olaraktan, Avrupa Hukuku’nu yorumlama yetkisini elinde bulunduran ABAT’a karşı, cesaretle karşı çıktı. Onun Avrupa Merkez Bankası’nın (AMB) Genişletilmiş Varlık Satın Alma
Programı (EAPP) çerçevesinde bir ülkenin çıkartmış olduğu devlet Tavillerini bankalar aracılığıyla, yani dolaylı   yoldan   satın   almasını   ve   böylece   o   ülkenin   dolaylı   desteklenmesini   Avrupa   Hukuku   ile
bağdaştığı konusunda verdiği kararın Almanya’da uygulanmasının sonlandırılmasının önünü açtı. Bu çıkışıyla Avrupa Birliği üye ülkelerinin en yüksek ve en son mahkemesi olan ABAT’ın PSPP, varlık sisteminin satın alınması için avro sisteminin bir çerçeve programı olan Genişletilmiş Varlık Satın Alma Programının (EAPP) bir parçası olmasının önünü kapadı. Bu mekanizmanın başlangıçta hedefi farklıydı ve sadece EAPP para arzını genişletmeli ve bu yöntemle tüketim ve yatırımı teşvik ederekten avro
bölgesindeki enflasyon oranını%2’nin biraz altına çıkarmayı desteklemekti. 4 Mart 2015 tarihinden itibaren   yürürlükte   olan   bu   kararla   avro   bölgesi   üye   devletinin   merkezi   hükümeti,   “tanınmış organlar”, uluslararası kuruluşlar ve avro bölgesinde bulunan çok taraflı kalkınma bankaları tarafından Avrupa Topluluğu/Birliği Adalet Divanı’nın bu konuda verdiği temel kararlar için bkz. EuGHE, 15. 7. 1964 – Rs. 6/64, Costa/E.N.E.L.,
ECLI:EU:C:1964:66, Slg. 1964, 1251 (1269 f.). BVerfG, 15. 12. 2015 – 2 BvR 2735/14, ECLI:DE: BVerfG:2015:rs2015, 1215.2bvr273514, NJW 2016, 1149.
BVerfG, 14. 1. 2014 – 2 BvR 2728/13, 2 BvR 2729/13, 2 BvR 2730/13,
2 BvR 2731/13, 2 BvE 13/13, ECLI:DE: BVerfG:2014:rs201401, 14.2bvr272813, BVerfGE 134, 366, EWS 2014, 270 – OMT; EuGH,16. 6. 2015 –
Rs. C-62/14, Gauweiler u. a., ECLI:EU:C:2015:400, EWS, 2015, 159.
Diğer AB üye ülkelerinde de bu konuda farklı görüşler ileri sürüldü. Bkz. Oppermann/Classen/Nettesheim, Europarecht, 7. Baskı. 2016, § 10, Kenar Nr. 28 ff.; Krş. Federal Anayasa mahkemesinin kararlarındaki metinler: BVerfG 2 BvR 2735/14, NJW, 2016, 1149, Kenar Nr. 47. AMB/ECB kararlarında belirtilen genel koşullara tabi olarak ihraç edilen devlet tahvili ve benzeri
pazarlanabilir borç senetlerini satın almak için kullanılacağı belirtilmiştir. Bu yolla Avrupa Merkez Bankası toplam değeri 2.557.800 milyon avro olan menkul kıymetler satın almıştır.
Anayasal şikayetlerinde, şikayetçiler bu mekanizmanın parasal hükümet finansmanını yasakladığını
(Madde 123 TFEU) ve sınırlı bireysel yetki ilkesini aşaraktan (Madde 5 (1) TEU’nun Madde 119, 127 ff. TFEU’le birlikte) ihlal ettiğini iddia etmekteydiler. Bu uygulamanın Avrupa Hukuku ile bağdaşıp
bağdaşmadığını açıklığa çıkartmak için Federal Anayasa Mahkemesi 18 Temmuz 2017 tarihli kararıyla bir ön karar alması için ABAT’a çeşitli sorular yöneltmiştir; bunlar özellikle para finansmanın yasağı,
AMB’nın para politikası için zorunlu görevi ve Üye Devletlerin yeterliliği ve bütçe egemenliği üzerinde olası bir tecavüz ile ilgili sorulardı. ABAD’ın 11 Aralık 2018 tarihli verdiği kararla AMB’sının ilgili birimlerinin   görev   sürelerinin   ötesine   geçmediğine   ve   parasal   bütçe   finansman   yasağını   ihlal etmediklerine   karar   vermişti.   

Federal   Anayasa   Mahkemesi,   Alman   Devleti’nden   bu   kararın uygulanmamasını   istemekte   ve   “paranın   nereye   kullanıldığına   dair   tatmin   edici   bir   gerekçe bulamadığı durumda” programdan ayrılmasının hukuki alt yapısını oluşturmuştur. Buna göre, kararın ilk sonuçlarını üç ay sonra beklemek gerekirse de Federal Maliye Bakanı Olaf Scholz dün yaptığı açıklamasıyla   karara   hemen   uyacakları   sinyalini   vermiş   oldu   ve   böylece   de   ABAD’ın   arkasında durmayacakları ortaya çıktı. Ona göre, Güney’de bulunan AB üye ülkelerini mali yönden desteklemek için yeni stratejiler gerekliydi. Böylece, verdiği kararla tarih yazan Federal Anayasa mahkemesi, Avrupa Birliği’nin motoru olduğu sürekli tekrarlanan ABAT’a da ciddi bir darbe indirdi ve onun etkili bir aktör olma pozisyonunu sarstı. Avrupa’da hukuki güvence(siz)lik sorusu tekrar gündeme gelmeye başlayacaktır.

ABAD’tan sanki tarih bir öç alıyordu. Benim öncülüğümde yürütülen Vizesiz Avrupa konusunda açılan davalar  konusunda  onun  verdiği  birbiri   arkası   altı  değişik   kararla   “Mevcudu koruma ve vizeyi kaldırmada” hukukun gereğini yerine getirmişti. Son verdiği ve benim de hazır bulunduğum Leyla DEMİRKAN   Davası   kararında   diğer   kararlarını   inkâr   etmişti   ve   Avrupa’da   başlayan   Hukuki Güvencesizlik   sürecine   çanak   tutmuştu.   Başta   Almanya   olmak   üzere   o   zamanlar   üye   ülkelerin baskısına boyun eğmek zorunda kalmıştı. Belki o zaman başına gelecekleri bildiğinden kendi kendini inkâr  edecek  o  kararı   imzalarken,  bugünleri   acaba  öngörebilmiş   miydi?  Horozluk   oynamak  zor
görünce boyun eğmek olmadığını gerekirse vuruşarak geri çekilmek olduğunu geçte olsa acaba anlayabilmiş midir? ABAD bunu, 60 yıllık tecrübesine rağmen başaramadı. Diğer aktörlere ders olsun.


Kararın Geniş Perspektifli Süreci ve Dersler Çıkartılacak Arka Planı


Uluslararası Organizasyonlar Uluslararası birliklerin sayısının artmasına paralel olarak çeşitleri de artmaktadır. Öyle ki, bunlar son
bir buçuk asır içinde örneğin 1875’te kurulan Uluslararası Ölçü ve Ağırlıklar Bürosu ve 1878’de kurulan Dünya Posta Birliği’nden, uluslararası klasik kuruluşlara ve oradan da ulusüstü bir kuruluş olan A(E)/AB’ye   kadar   çeşitlilik   göstermektedirler.   Uluslararası   işbirliklerinin   tanımı   farklılıklar gösterdiğinden   günümüzde   onların   kesin   bir   sayısını   vermekte   mümkün   olmamakla   beraber sayılarının 4.000’in üstüne ulaştıkları tahmin edilmektedir.Uluslararası işbirliğinin yeni biçimlerinin geliştirilmesindeki inovatif çıkış noktalarından en önemlisi ise, ulusüstü bir kuruluş oluşturulmasında yatmaktadır. Burada söz konusu olan, katılan devletlerin ulusal egemenlik haklarının bir bölümünü bu kuruluşa devretmeleridir. Bu çerçevede de Avrupa Toplulukları/Birliği Hukuku kendine has özellikleri olan bir hukuk düzeni olaraktan ortaya çıkmıştır.
Çalışmanın genel çerçevesini ortaya koyabilmek için bu hukuk düzeninin kendine has özelliklerinin üzerinde durmak yerinde olacaktır. Ondan sonra bu kuruluşun motoru olan Avrupa (Ekonomik) Topluluğu/Birliği  Adalet  Divanı’nın  (ATAD/ABAD)  yapısı  ve işleyişi   analiz  edilecektir.  Çalışmanın
temelini oluşturan ve bu mahkeme nezdinde açılan dava türlerinden biri olan ‘Ön Görüş Alma Davası’nın önemi ve işleyişi üzerinde ayrıca durulacaktır. Bu arka planda yapılan analizler ışığında Almanya’nın   İzin   ve  Tatil   Yasası’nın  Avrupa   Hukuku  kriterleri  çerçevesinde   uğradığı   değişim   ve dönüşüm süreci bu konuda verilmiş olan dört ABAD kararının ışığında analiz edilecektir. Ayrıca, bu değişimin A(E)T/AB’ye tam üye olmak için 1987 yılında adaylık başvurusunda bulunan Türkiye’ye yansımalarını irdelemek hedeflenmektedir. 
Kendine Özgü Strüktürüyle A(E)T/AB Hukuku Alman Anayasa Mahkemesi günümüzden hemen hemen 50 yıl önce (Bundesverfassungsgericht 1971:
2122) verdiği tarihi bir kararla bu ülkenin anayasasının 24. Maddesi’ne göre egemenliğini kısmen ulusüstü bir kuruma devredilmesine izin verdiğini teyit ediyordu. Bu egemenlik devrinin hukuken geçerli olduğundan Alman mahkemelerinin de ulusüstü hukuku öncelikli olaraktan uygulamak ve ATAD/ABAD   kararlarını   bağlayıcı   kabul   etmek   zorunda   olduğu   yorumunu   getiriliyordu.   (Türkiye ekonomik alanlarda egemenlik hakkını Brüksel’e devretti. Bunun hukuki bir alt yapısı yok. Acaba,
Anayasa mahkememiz bu konuya nasıl bakar?) Bu yorum günümüzde de sorunsuz olarak genel ve geçer  bir   kabul   görmekteydi.   Alt   mahkemeler   ve   ATAD/ABAD   arasındaki   bu   karşılıklı   etkileşim günümüzde de devam etmekteydi. Bu durum vatandaşların beklentilerini her geçen gün daha da yükseltti ve sonuç olarak 234. maddeye (AT) dayanan dava muamelelerinde yıllar boyu çarpıcı bir yükseliş gözlendi. Gelişen güçlü Avrupa hukuk sistemi, üzerinde AT Komisyonunun 226. maddeyle ilgili davalardan faydalanarak kendi kontrol politikalarını genişletebildiği bir kuruluş temeli hale geldi. Bugün diyebiliriz ki ATAD/ABAD otoritesi sorgulanmamaktadır. Ancak, bu otorite artık sorgulanmaya başlanılacaktır.

Bu genel çerçeve dikkate alındığında Birlik Hukuku yeni ve benzersiz bir ulusüstü yönetim şeklini anayasalar düzenine benzer bir konuma getirmiştir. Çünkü A(E)T/AB Hukuku, ATAD/ABAD tarafından tasarımı süresince üstün kaliteye sahip olmuş ve hiçbir koşulda herhangi bir üye devlet tarafından değiştirilemeyen bir hukuk düzenidir. Değiştirilmesi sadece A(E)T/AB kurumları tarafından ya da üye devletlerin toplu halde hareket etmeleri halinde mümkündür. Ulusüstü olmasından dolayı
hukuki normları (Tüzük ve Direktifleri) üye ülkelerde doğrudan geçerlidirler. Ayrıca, Avrupa Hukuku uluslararası teşkilatların hukuk sistemlerini de içerir. Buna göre Avrupa Konseyi kararları -AB Konseyi
ile karıştırmamak gerekir- uluslararası hukuka göre düzenlenmiştir. Aynı şekilde Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK), Batı Avrupa Birliği (BAB) Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi (EFTA), Avrupa Ekonomik   Alanı   (EWR),   Avrupa   İnsan   Hakları   Mahkemesi   (EGMR)   ve   başka   teşkilatların   hukuk sistemleri  uluslararası hukuki  normlarına göre düzenlenmiştir.  Bu kurumların yarattıkları hukuki normlar uluslararası sisteme göre olup, geçerli olabilmeleri için ulusal hukuka aktarılmaları gereklidir.
Bir başka deyimle bu kurumların öngördükleri hukuki müeyyideler –Topluluk Hukuku’nun aksine doğrudan etkili olamazlar.

Topluluk/Birlik Hukuku kendine mahsus bir yapısı olup gücünü üye ülkelerin imzaladıkları temel antlaşmalardan (birincil hukuk/primer hukuk) ve onların çizdiği çerçeveye sadık kalınarak yayınlanan
Tüzük ve direktiflerden (ikincil hukuk/sekunder hukuk) almaktadır. Bu hukuk düzeninin normları ulusal  hukuka göre öncelikli  geçerlidir.  Bu hukuk düzeninin yürürlüğe girişini  ve uygulamasının kontrolüne ve gelişimine birbirinden farklı ve değişik fonksiyonları olan kurumlar katılmaktadırlar.
Bununla beraber Topluluk Hukuku’nun uygulamasının denetimi görevi Avrupa Birliği Komisyonu’na ve yorumu ise sadece ATAD/ABAD’a aittir.
Topluluk/Birlik Hukuku’nun Korunması
Topluluk/Birlik Hukuku merkezi Lüksemburg’da bulunan Avrupa Toplulukları/Birliği Adalet Divanı (ATAD/ABAD)  ve  İlk   Derece  Mahkemesi  tarafından   yorumlanmaktadır.   Topluluk   Müktesebatının uygulanmasında çıkan ihtilafların çözümünde ABAD kendisine başvurulması gerekli en yüksek ve AB üye ülkelerinin en son başvurabilecekleri yargı merciidir. Şimdi pandoranın ağzı  açıldığına göre
gelecek günlerde yaşanacak gelişmeler dikkatlice izlenmelidir.
Supranationalität/Transnationalität (Supranasyonal/Transnasyonal)
A(E)T/AB yapısını anlatımda temel terim olarak genelde supranasyonal kavramı kullanılmaktadır. Bu terim yoluyla bu hukuk sisteminin kendine özgü özellikleri ifade edilmektedir. Bunlar, ulusüstü olma, özerklik   ilkesi,   hukuki   müeyyidelerinin   doğrudan   uygulanabilirliği   ve   doğrudan   etkinliği   olarak sıralanmaktadır. AB, bu özellikleri  yoluyla diğer klasik uluslararası kurumlardan ve uluslararası organizasyonlardan ayırt edilmektedir. Bununla beraber supranasyonal kavramına devletler hukuku
açısından bakıldığında onun kapsadığı tüm alanlara etki yap(a)madığı, bir başka deyimle ulus devletin aksine, her yerde ‘hazır ve nazır’ olmadığı görülmektedir. Bununla beraber unutmamak gerekir ki, supranasyonal düzen, ulus devletlerin belli alanlarda egemenlik haklarını devretmekle oluştuğundan, bu alanın genişlemesiyle ulus devletin etkinliği azalmaktadır. AB’nin bu etkinlik alanının giderek artmasını   sınırlamak   için   ulus   devletler   1992   tarihli   Maastricht   Antlaşması’nda   subsidiarity (yerindelik)/yetki ikamesi prensibini uygulamaya başlamışlardır. 

Sonuç olarak, Birlik ne bir üniter ve ne de federal yapılı bir devlettir. Birlik, özünde kendine özgü bir strüktürü oluşturulan kurumdur. Bu kurum için zaman zaman federatif veya konfederatif bir yapılaşmadan söz edildiğinde kastedilen işte yukarda sıralanan kendine özgü özerklik yapısıdır. Böyle bakıldığında Avrupa Birliği uluslararası ve ulusüstü yapısıyla alanında tek örnek oluşturmaktadır. Onun içinde doğru anlaşılması ve analiz
edilebilmesi için kendi bağlamı içinde kalınarak öyle değerlendirilmesi gerekmektedir. Özellikle bu kurum bir taraftan kendi içinde ulusal ve ulusüstü hukuki sistemleri barındırırken, diğer taraftan yukarıda vurgulanan uluslararası ve ulusüstü yapısı nedenleriyle birbirleriyle çatışmadan (Kollision) yürümeleri ve kurumun bu özellikleri içinde barındırma mecburiyeti dolayısıyla yapısını anlamak için
özel bir gayret göstermek gerekmektedir.

Supranasyonal terimi semantik olarak Latince kaynaklıdır. Latincede ‘supra’ ‘bunun üstünde’, ‘daha azla’,   ‘devamla’   anlamına   gelmektedir.   Mekân   anlamında   da   ‘üsttarafta’,   ‘üstünde’   anlamına
kullanılmaktadır. Kavramın  ikinci bölümünü oluşturan natio  ‘etnik grup’, ‘halk’ ve ‘nasyon’   ve ‘devlet¬üstü’   anlamındadır.   Aynı   şekilde   ‘Transnational’   teriminin   de   kökleri   Latinceye dayanmaktadır. Latincede ‘Trans’ kelimesi ‘bunun ötesi’, ‘bunun üstünde’, ‘üstünde’   olarak aynı anlama gelmektedir.

Supranasyonal terimi genellikle uluslararası hukuk tarafından Avrupa Topluluğu’nu anlatmak için kullanılmaktadır. Bu kavramla da ulus devletin hükümranlık alanlarının belli bir bölümünün ulusüstü bir otoriteye devri ifade edilmektedir. Bunun en güzel örneği Almanya Anayasasına göre bir ‘devletler birliği’ (Staatenverbund) şeklinde organize olan Avrupa Birliği’dir. Federal Anayasa mahkemesi 5 Mayıs 2020 kararının genelde bu gerçek üzerine inşa etmiştir. Dolayısıyla ABAD’ın yetkisini aştığını ve
kendisine   çizilen   hukuku   çerçevede   kalmadığını   vurgulamaktadır.   Bu   Birlik,   Birleşmiş   Milletler Teşkilatı’ndan farklı olarak, özerk bir hukuk düzeni, kendine has organları ve Birlik Hukuku’nun
mütecanislığı ile ayrılmaktadır. Bundan sonra bu farklılaşma azalarak ortadan kalkacak mı sorusunu sormak gerekmektedir.
Genelde supranasyonal kavramıyla transnasyonal kavramı zaman zaman sinonim olarak kullanılırlarsa da, pratikte farklı alanları ifade etmek için kullanıldıkları gözlemlenmektedir. Genelde supranasyonal
terimi   devletlerarası   ilişkilerde   bu   ilişkilerin   yüksek   bir   otorite   yoluyla   düzenlenmesini   ifadeetmektedir.   Buna   karşın   transnasyonal   terimi   uluslararası   ekonomik   faaliyetlerde   bulunan multinasyonal holdinglerin ilişkilerini anlatmada kullanılmaktadır. Bu arka plandan hareketle Avrupa bütünleşme   sürecinin   motoru   sayılan   ATAD/ABAD’ın   yapısı   ve   çalışma   biçimi   açıklanarak toplulukta/birlikte yargı erkinin rolü ve işlevi kısaca araştırılacak ve bu çerçevede ‘Ön Karar’ın anlamı
açıklanacaktır.
Yargı Organı Olarak Avrupa Topluluğu/Birliği Adalet Divanı
Avrupa Birliği’ne giden yolda Avrupa Toplulukları’nı kuran antlaşmalar sadece ulusüstü bir topluluğun gerçekleşmesine yönelik çerçeve koşullarını belirlemişlerdir. Bu nedenle antlaşmaları somutlaştırmak ve böylece uygulanabilir hale getirmek amacıyla ikincil bir hukuk yaratılması toplulukların organları için kaçınılmaz olmuştur. Toplulukların organları ve üye devletlere yönelik olarak bu şekilde ortaya çıkmış bulunan hukuk düzeninin temelinde, bu hukukun dolaysız uygulanabilir hukuk olduğu, tüm üyelerce   kabul   edilmiş   olması   yatmaktadır   (doğrudan   uygulanabilirlik   esası).   Avrupa   Birliği   üye ülkelerinin, verdiği kararlarına itiraz edilemeyen ve bu ülkeleri ve onların kurumlarını bağlayan Avrupa Topluluğu/Birliği  Adalet Divanı (ATAD/ABAD) bu konuyla ilgili  İlk kararını  5 Şubat 1963 tarihinde vermiş ve antlaşmalardan doğan ve üye devletler için bağlayıcı olan yükümlülüklerini doğrudan etkili (direct effect) olduklarına hükmetmiştir.

Bunun somut olarak anlamı, Topluluk/Birlik Hukuku hükümlerinin, ulusal hukuka aktarmak ya da ulusal uygulama hükümleri biçiminde formüle etmek zorunda kalınmaksızın gerek üye devletlerin kendi   organları   ve   diğer   kurumları,   gerekse   bireylerin   bu   hukuku   kendilerine   dayanak   olarak alabilmeleriydi. Dolayısıyla merci ve mahkemeler için de söz konusu olan, farklılık gösteren ulusal hukukun geniş kapsamlı uygulanmasından Avrupa Hukuku lehine vazgeçmek durumunda olmalarıdır (Topluluk/Birlik   Hukuku’nun   önceliği).   Demek   oluyor   ki,   Topluluk/Birlik   Hukuku   normları   üye devletlerde geçerli olan hukuk sisteminde öyle bir doğrudan değişikliğe yol açmaktadır ki, mevcut hukuk   düzenleme   kısmen   yürürlükten   kalkmakta   ve   onun   yerine   topluluğun/birliğin   hukuk
düzenlemesi almaktadır. 
Zamanın Almanya kökenli AET Komisyonu Başkanı Walter Hallsten’nin 18 Haziran 1964’te Avrupa Parlamentosu (AP) önünde yaptığı konuşma Topluluk Hukuku’nun etiklerini bir kez daha vurgulayan
tarihi bir belge nitelindedir:
” Topluluk organlarının hukuksal eylemleri, sadece topluluk hukukuna göre nitelendirilmek, onun geçerliğini temelinden incelemek ve yorumlanmak zorundadır. (…) İlk düzen arasında [ulusal ve topluluk hukuk düzen kastediyor] hangi düzeyde çatışma çıkarsa çıksın, topluluk hukuku önde gelir. Ve ayrıca: Topluluk hukuku önceki ulusal hukuk tarafından sadece sınırlandırılmakla kalmamakta, aynı zamanda sonrakine karşı engelleyici bir etki de yaratmaktadır. Çatışan her iki hukuk kuralı göreceli durumlarda kullanılan hukuk formlarının güvence altına alınmış varoluşları anlamına gelmektedir.
Onlar olmadan topluluk hukukunun önceliği, hiçbir şeyle yükümlü olmayan bir kabullenme olarak kalacaktır; gerçekte bu topluluk hukuku üye devletlerin tasarrufunda bulunmaktadır (…). Burada sözü edilen öncelik İlişkisi yalnız tek bir ortak ve tüm topluluk için geçerli çözüm bulabilir. Öncelik sorununu üye devletlerin özelliklerine, anayasa hükümlerine ve devlet yapı¬larına göre farklı cevaplandıran her girişim, Avrupa birliğinin bileştirici karakterine ve dolayısıyla topluluğumuzun temellerine aykırı düşer”

Üye ülkelerin Anayasaları, yukarda da vurgulandığı gibi, egemenliklerinin bir bölümünü bir ulusüstü kuruma devredilmesine izin vermektedir. Örneğin Alman anayasasının 24. Maddesi bu devri düzenlemektedir. Bunun için Alman mahkemelerinin ulusüstü hukuku uygulamak ve ATAD/ABAD
kararlarını bağlayıcı kabul etmek zorundadırlar. Bu çerçevede de üye ülkelerin ulusal mahkemeleri ile ATAD/ABAD arasında karşılıklı bir etkileşim bulunmaktadır. Bu durum Birlik Yurttaşlarının Avrupa
Hukuku’ndan beklentilerini yükseltti ve sonuç olarak yıllar boyu dava sayılarında çarpıcı bir yükseliş gözlenmektedir. Gelişen güçlü Avrupa Hukuk sistemi genel geçer bir kabul bulmaktadır. Bu arka plandan hareketle A(E)T/AB Hukuk sisteminin, daha önce de vurgulandığı gibi, kendine (sui generic) özgü, özerk bir hukuk düzeni olduğu prensibi kabullenilmiştir. Yine aşağıda sıralanacak özelliklerin ATAD/ABAD verdiği van Gend, Costa/ENEL ve Simmenthal gibi kararlarla kesinkes onaylamıştır:
a) A(E)T/AB Hukuku, devletler genel kamu hukukundan farklı, kendine has bir karaktere sahiptir;
b) A(E)T/AB Hukuku Üye devletler hukukunun bir parçasıdır ve ona nüfuz etmiş bulunmaktadır;
c) Ulusal mahkemeler karar verirken A(E)T/AB Hukuku’nun çizdiği çerçeveye uymak ve onun koyduğu kriterlere göre hukuku uygulamak zorundadırlar;
d) A(E)T/AB Hukuku ulusüstü niteliği üye devletlerin egemenliklerini kısmen de olsa bir üst otorite olan Avrupa Topluluğuna/Birliğine dayanır. Üye devletlerin yetki devrettikleri bu alanda icra yetkileri bulunmamaktadır.
f) A(E)T/AB Hukuku Ulusüstü olduğundan onları hükümran oldukları coğrafyada uygulamak üye devletlerin   görevidir   ve   üye   devletler   A(E)T/AB   Hukuku’nun   pratik   hayattaki   etkisi   ve   birliğini
tehlikeye düşürebilecek her hareketten kaçınmak mecburiyetindedirler;
g) A(E)T/AB Hukuku Birlik Yurttaşları için doğrudan hak ve yükümlülükler getirmektedir ve onlara bireysel dava açma hakkını verir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: